Bazen insan, öyle mahrem ve hassas bir yola niyet eder ki orada başka kimsecikler olsun istemez… Yalnızca bu yolda yorulduğunda ne için yolda olduğunu, kaybolduğunu düşündüğünde ona kalbinin ateşiyle elindeki meşaleyi yakıp yolu bulabileceğini hatırlatan bir yoldaşa, bir rehbere ihtiyaç duyar. Bu yol, doğrudan senin adanmanı bekleyen; daha uzun, daha düzenli ve tamamen sana ait bir yürüyüştür.
Bazen kendi yükümüzün ağırlığı altında ezilirken, yalnız olmadığımızı hatırlamaya ihtiyaç duyarız… Bazen yüz çevirip bakamadığımız bir alana, çemberde bir başkası bakarken yürekleniriz. Tıpkı bir camdan dışarı bakarken kendi yansımamıza takılmak gibi; tek başımızayken göremediğimiz bir hakikati, odağımızı dışarıya bir başkasına çevirdiğimiz an onun hikâyesinde ve duygularında nihayet göremediklerimizi görebilmeye başlarız. Çemberin ortasına bırakılan bir hikâyenin, hiç tanımadığımız bir başkasının gözlerinde yankılanmasıdır o derin temas. Yalnızca kendi hikâyene değil, insan olmanın o ortak, kadim sızısına birlikte bakmak; alanın şefkatiyle taşınmak ve bütünden güç alarak hafiflemektir.