Hakkımda / About Me
29 Mayıs 1994’te İstanbul’da Dünya’ya geldim. (foto) Hala tam olarak Dünya’da mıyım emin değilim. Dünyevi ile dünyevi olmayan arasında bir bağlantıyım, ki bu Erôs‘tur. (bkz. Erôs‘un Etimolojisi)
Platon’a göre Yunanca Erôs yani Aşk/Sevgi bir deamon‘dur -yani dünyevi olmayan (ilahî) ve dünyevi, Tanrı(lar) ve insan arasında yarı tanrısal güçler, mesajcılardır. (bkz. Sokrates, Diotima, Erôs)
Babam İsmail Kurtar, Şarköy sahilinde gezinirken kayaların üzerinde oturan bir deniz kızı görmüş. Boydan boya uzanan, uzun bacaklı, narin ve çok güzel bir deniz kızı. Annem Oya Öğretmen’i görmüş. Bu deniz kızı, insan olmayı çok merak etmiş ve kuyruğundan, ölümsüzlüğünden vazgeçip iki bacak edinmiş ve kayadan kalkıp yürümeye başlamış. Yanında teyzesi de varmış. O yüzden İsmail ilkin onlara yaklaşamamış, zor duruma da sokmak istememiş ama bu saf güzelliği de kaçırmak istememiş. O yüzden geriden geriden takip etmeye başlamış. Çünkü Aşk/Sevgi harekete geçirendir. Ve işte İsmet Özer’in de dediği gibi “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız”… (bkz. Firdevs: Arkadaşlar Arasında Erôs)
Ana okulundayken kapıda durup her sabah herkese “Günaydın!” dediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Ve bir çocuk hep karnıma vururdu. Ben her gün yine de herkese “Günaydın!” derdim. Ve o çocuk karnıma vururdu. Annemin de şahitliğince “Günaydın!” demekten vazgeçmemişim. Günaydın! (foto, Çiğdem Anaokulu, 1998; bkz. Wu Wei: Öbür Yanağını da Çevir)
Altıncı sınıfta Kültür Koleji’ne burslu olarak başladım. Türkçe öğretmenim ve o zamanlardaki manevi ablam Başak Kuluğ bize Fazıl Say’ın Nazım Hikmet Oratoryosu’nu açtı. (bkz. Nazım Hikmet) Nazım’la şiirle ve “Ineffable”(Anlatılamaz) ile bağlantıya geçip Aşk’a o zaman düştüm. (bkz. Aşk’a düşmek) 6. sınıftan 7. sınıfa geçerken bursumu arttırırsam bana köpek alacaklarını söyleyen ebeveynlerim sözlerinde durdular. İlk koşulsuz sevgi… (bkz. Bonita: İlk Koşulsuz Sevgi)
Robert Kolej’deyken dilin nasıl bir dünya yaratabildiğini ve ‘o dilin dışında kalan’dan nasıl mahrum bırakabildiğini deneyimlediğim yıllar geçirdim. O kadar mahrum kaldığımı düşündüğüm bir dünya daha vardı ki kendi dünyama daha çok tutunmamı sağladı. Gould Hall’daki bir kermeste Jeffrey’i buldum. Benim plastik kertenkele arkadaşım. Onu öyle bir yarattım ve canlandırdım ki Jeffrey benden daha görünür oldu. Herkes sınıfta veya serviste “Jeffrey’i buraya göndersene!”, “Jeffrey’i bu tarafa yollasana!” diyordu. Bu sadece plastik bir kertenkeleydi. Onu bu kadar popüler yapan şey Jeffrey olmasıydı. (bkz. Ritüel ve Yaratım: İnsan ritüelistik bir hayvandır)
Kendimi ait hissetmediğim o dünyada kendimi ait olmaya en yakın hissettiğim yer özellikle coğrafya derslerinde yazdığım şiirlerdi. Çünkü coğrafya derslerinin verildiği sınıfın manzarası direkt boğaza bakardı, sütunların arasından. (foto) Ve Güzel olana bakmak O’nu anlatmak isteği ile doldurur içimizi. Kendimi ait olmaya en yakın hissettiğim ikinci durak ise Band Apart isimli kulüptü. Filmlerin dünyası ile ilk orada tanıştım. Being John Malkovich açılış sahnesi… (bkz. Bir Ben var benden içeri)
11. sınıfın sömestr tatilinde anneanem ve babaannem aynı anda hastaydılar. Ailecek Tekirdağ’a gittik ve döndüğümüzde babaannemin yoğun bakımda olduğu hastaneye babamla ben indik. Aslında ziyaretçi almıyorlardı ama babaannemin durumu kritikti, bizi aldılar. Odaya girdik. Babaannem saçları grinin elli tonu olarak ağzında boruyla yatıyordu. Bilinci kapalıydı. Duvara yakın olan tarafa yaklaştım, babamı izlemeye başladım. Babam yatağa yaklaştı, babaannemin saçlarını büyük bir itinayla/özenle okşadı, biraz eğildi, “Ateş böcekleri geldi” dedi “hadi kalk”. Ben babaannemin hayati fonksiyonlarını gösteren ekrana bakıyordum, bir süre de onlara bakmaya devam ettim ağlamamak için. (bkz. Ölüm, Aşk ve Ölümsüzlük)
Edebiyat dersinde annemle ilgili yazdığım bir şiiri okudum. Bitirdiğimde her şeyle dalga geçebilen ve çok eğlenen tarafını gösteren bir arkadaşım Dehan yüzünü tişörtüne kapatmış gözyaşlarını siliyordu. (bkz. Dokunmak, Temas etmek, Bağlantı)
Felsefe dersinde A.I. Artificial Intelligence (Yapay Zeka, 2001) filmini izliyorduk. Felsefe okumaya o derslerde karar verdim, özellikle o filmde. Bir bedeni, çok iyi tasarlanmış bir makineyi “insan” yapan nedir? (bkz. Önce bi insan ol: Wittgenstein “Bir Ruh’a karşı tutum, Dilman “duygusal kavrama”)
2013 yılında Robert’ten mezun olurken, çıkarttığım Hermafrodit (Beni Kurtar, 2012) kitabım sayesinde Halide Edip Adıvar edebiyat ödülünü aldım. (bkz. Cem TV: şiir, saz, kapak viski ve güllaç yaprakları)
Kelimeler vesilesi ile O’nunla dans etmeyi hep sevmişimdir. O’nun beni dans ettirmesini de diyebiliriz. (bkz. Halil Cibran ve Aile Dizimi)
2014 yılında Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne başladım. İkinci sınıfta Chyrissi Sidiropolou ile Philosophy of Religion After Wittgenstein (Wittgenstein Sonrası Din Felsefesi) dersini aldığım sıra tahtaya yazdığı bir cümleyi çok net hatırlıyorum. “Only Love believes in Ressurrection. (Yanlızca Aşk/Sevgi Dirilişe (canlanmaya) inanır.” (foto, 2016?)
2019 mezun olduğumun yazında hayatımın en zor diyebileceğim dönemini geçirdim (Allah daha zorlarını göstermesin!). Kaybolmuş, umutsuz, özgüvensiz, karanlık ve görece belleksiz… Şirince’deki Nesin Matematik Köyü’nde Filmlerde Zihin Felsefesi kampına katıldım. Ve orada diğer pek çok güzel insanın yanı sıra Kaan Atalay ile tanıştım. Platon’un Aşk’ından ve Sokrates’ten öyle farklı bir şekilde bahsetti ki… (bkz. Kaan Atalay – İnanmanın Sınırları ve Devrimin Sonsuzluğu 1. Kısım & 2. Kısım)
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Yüksek Lisans Bölümü kabul mülakatları sırasında ilginç bulduğumuz bir felsefi soruyu nedir diye sorduklarında çalışmak istediğim konu olan özne/nesne, obje/suje arasındaki farkın ve ilişkinin ne olduğu idi. 2019 Eylül ayında Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Yüksek Lisansı’na başladım.
2019 Aralık’ta Landmark Forum yaptığımda Pandora’nın kutusu açıldı! (bkz. Landmark Yaşam Müfredatı) Sonrasında Bölüm’den arkadaşım olan sevgili üstat Mira Şeniz Erten’in aile dizilimine temsilci olarak katıldım. (bkz. Aile Dizimi ve Felsefede “Temsil”)
Yüksek lisans tezimi (bkz. Aşk, Akıl ve Aşkınlık: “Anlatılamaz” Aşk ve Anlamın/Duyumun Sınırları) hayatımdaki rolü bir öğretmenin ve danışmanlığın çok ötesindeki sevgili Chyrissi Sidiropolou önderliğinde yazdım. “Bu konuyu çalışabilecek hassasiyet özen ve kırılganlıktasın!” diyerek beni kendi hocası olan İlham Dilman’a yönlendirdi. Türkiye’de maalesef pek bilinmese de dünyaca ünlü bir filozof olan İlham Dilman, Chyrissi’nin söylediğine göre tam bir istanbul beyefendisiymiş. Love: Its Forms, Dimensions and Paradoxes (Sevgi: Biçimleri, Boyutları ve Paradoksları) kitabı ile Platon’un bazı diyaloglarının karşılaştırmalı tezini yazdım. İngilizce’de sense kelimesi, hem vücudun duyumları hem de “this makes sense” kalıplarında olduğu gibi “bu anlamlıdır” yani anlam olarak kullanılır ya da ikisine de refere eder. Bu tezi anlamlı kılabilmemde ve kelime ile anlatılamaz olanı dilim ve klavyem döndüğünce anlatabilmemde şimdilerde eşim olan o zamanki erkek arkadaşım Ali Emre’nin payı çok büyük. (foto) (bkz. Cinsel Erôs ve Üreme)
Deneyim olmadan bilgi olamaz. Yine Platon’a göre bir şeyi bilmek, onu yapmak, deneyimlemek, uygulamak, yaşamaktır. (bkz. Bilmek ve İdraak arasında Ol’mak)
,
29 Mayıs 1994’te İstanbul’da Dünya’ya geldim. (foto) Hala tam olarak Dünya’da mıyım emin değilim. Dünyevi ile dünyevi olmayan arasında bir bağlantıyım, ki bu Erôs‘tur. (bkz. Erôs‘un Etimolojisi)
Platon’a göre Yunanca Erôs yani Aşk/Sevgi bir deamon‘dur -yani dünyevi olmayan (ilahî) ve dünyevi, Tanrı(lar) ve insan arasında yarı tanrısal güçler, mesajcılardır. (bkz. Sokrates, Diotima, Erôs)
Babam İsmail Kurtar, Şarköy sahilinde gezinirken kayaların üzerinde oturan bir deniz kızı görmüş. Boydan boya uzanan, uzun bacaklı, narin ve çok güzel bir deniz kızı. Annem Oya Öğretmen’i görmüş. Bu deniz kızı, insan olmayı çok merak etmiş ve kuyruğundan, ölümsüzlüğünden vazgeçip iki bacak edinmiş ve kayadan kalkıp yürümeye başlamış. Yanında teyzesi de varmış. O yüzden İsmail ilkin onlara yaklaşamamış, zor duruma da sokmak istememiş ama bu saf güzelliği de kaçırmak istememiş. O yüzden geriden geriden takip etmeye başlamış. Çünkü Aşk/Sevgi harekete geçirendir. Ve işte İsmet Özer’in de dediği gibi “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız”… (bkz. Firdevs: Arkadaşlar Arasında Erôs)
Ana okulundayken kapıda durup her sabah herkese “Günaydın!” dediğimi hayal meyal hatırlıyorum. Ve bir çocuk hep karnıma vururdu. Ben her gün yine de herkese “Günaydın!” derdim. Ve o çocuk karnıma vururdu. Annemin de şahitliğince “Günaydın!” demekten vazgeçmemişim. Günaydın! (foto, Çiğdem Anaokulu, 1998; bkz. Wu Wei: Öbür Yanağını da Çevir)
Altıncı sınıfta Kültür Koleji’ne burslu olarak başladım. Türkçe öğretmenim ve o zamanlardaki manevi ablam Başak Kuluğ bize Fazıl Say’ın Nazım Hikmet Oratoryosu’nu açtı. (bkz. Fazıl Say – Nazım Oratoryosu) Nazım’la şiirle ve “Ineffable”(Anlatılamaz) ile bağlantıya geçip Aşk’a o zaman düştüm. (bkz. Aşk’a düşmek) 6. sınıftan 7. sınıfa geçerken bursumu arttırırsam bana köpek alacaklarını söyleyen ebeveynlerim sözlerinde durdular. İlk koşulsuz sevgi… (bkz. Bonita: İlk Koşulsuz Sevgi)
Robert Kolej’deyken dilin nasıl bir dünya yaratabildiğini ve ‘o dilin dışında kalan’dan nasıl mahrum bırakabildiğini deneyimlediğim yıllar geçirdim. O kadar mahrum kaldığımı düşündüğüm bir dünya daha vardı ki kendi dünyama daha çok tutunmamı sağladı. Gould Hall’daki bir kermeste Jeffrey’i buldum. Benim plastik kertenkele arkadaşım. Onu öyle bir yarattım ve canlandırdım ki Jeffrey benden daha görünür oldu. Herkes sınıfta veya serviste “Jeffrey’i buraya göndersene!”, “Jeffrey’i bu tarafa yollasana!” diyordu. Bu sadece plastik bir kertenkeleydi. Onu bu kadar popüler yapan şey Jeffrey olmasıydı. (bkz. Ritüel ve Yaratım: İnsan ritüelistik bir hayvandır)
Kendimi ait hissetmediğim o dünyada kendimi ait olmaya en yakın hissettiğim yer özellikle coğrafya derslerinde yazdığım şiirlerdi. Çünkü coğrafya derslerinin verildiği sınıfın manzarası direkt boğaza bakardı, sütunların arasından. (foto) Ve Güzel olana bakmak O’nu anlatmak isteği ile doldurur içimizi. Kendimi ait olmaya en yakın hissettiğim ikinci durak ise Band Apart isimli kulüptü. Filmlerin dünyası ile ilk orada tanıştım. Being John Malkovich açılış sahnesi… (bkz. Bir Ben var benden içeri, Bergson bakışın çift yönlü akışı)
11. sınıfın ara tatilinde anneannem ve babaannem aynı anda hastaydılar. Ailecek Tekirdağ’a gittik ve döndüğümüzde babaannemin yoğun bakımda olduğu hastaneye babamla ben indik. Aslında ziyaretçi almıyorlardı ama babaannemin durumu kritikti, bizi aldılar. Odaya girdik. Babaannem saçları grinin elli tonu olarak ağzında boruyla yatıyordu. Bilinci kapalıydı. Duvara yakın olan tarafa yaklaştım, babamı izlemeye başladım. Babam yatağa yaklaştı, babaannemin saçlarını büyük bir itinayla/özenle okşadı, biraz eğildi, “Ateş böcekleri geldi,” dedi “hadi kalk”. Ben babaannemin hayati fonksiyonlarını gösteren ekrana bakıyordum, bir süre de onlara bakmaya devam ettim ağlamamak için. (bkz. Ölüm, Aşk ve Ölümsüzlük)
Edebiyat dersinde annemle ilgili yazdığım bir şiiri okudum. Bitirdiğimde her şeyle dalga geçebilen ve çok eğlenen tarafını gösteren bir arkadaşım Dehan yüzünü tişörtüne kapatmış gözyaşlarını siliyordu. (bkz. Dokunmak, Temas etmek, Bağlantı)
Felsefe dersinde A.I. Artificial Intelligence (Yapay Zeka, 2001) filmini izliyorduk. Felsefe okumaya o derslerde karar verdim, özellikle o filmde. Bir bedeni, çok iyi tasarlanmış bir makineyi “insan” yapan nedir? (bkz. Önce bi insan ol: Wittgenstein “Bir Ruh’a karşı tutum, Dilman “duygusal kavrama”)
2013 yılında Robert’ten mezun olurken, çıkarttığım Hermafrodit (Beni Kurtar, 2012) kitabım sayesinde Halide Edip Adıvar edebiyat ödülünü aldım. (bkz. Cem TV: şiir, saz, kapak viski ve güllaç yaprakları)
Kelimeler vesilesi ile O’nunla dans etmeyi hep sevmişimdir. O’nun beni dans ettirmesini de diyebiliriz. (bkz. Halil Cibran ve Aile Dizimi)
2014 yılında Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne başladım. İkinci sınıfta Chyrissi Sidiropolou ile Philosophy of Religion After Wittgenstein (Wittgenstein Sonrası Din Felsefesi) dersini aldığım sıra tahtaya yazdığı bir cümleyi çok net hatırlıyorum. “Only Love believes in Ressurrection. (Yanlızca Aşk/Sevgi Dirilişe (canlanmaya) inanır.” (foto)
2019 mezun olduğumun yazında hayatımın en zor diyebileceğim dönemini geçirdim (Allah daha zorlarını göstermesin! foto). Kaybolmuş, umutsuz, özgüvensiz, karanlık ve görece belleksiz… Şirince’deki Nesin Matematik Köyü’nde Filmlerde Zihin Felsefesi kampına katıldım. Ve orada diğer pek çok güzel insanın yanı sıra Kaan Atalay ile tanıştım. Platon’un Aşk’ından ve Sokrates’ten öyle farklı bir şekilde bahsetti ki… (bkz. “İnanmanın Sınırları ve Devrimin Sonsuzluğu – Kaan Atalay ” #1 – YouTube )
Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Yüksek Lisans Bölümü kabul mülakatları sırasında ilginç bulduğumuz bir felsefi soruyu nedir diye sorduklarında çalışmak istediğim konu olan özne/nesne, obje/suje arasındaki farkın ve ilişkinin ne olduğu idi. 2019 Eylül ayında Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Yüksek Lisansı’na başladım.
2019 Aralık’ta Landmark Forum yaptığımda Cennet’in kapıları açıldı! (bkz. Landmark Yaşam Müfredatı) Sonrasında Bölüm’den arkadaşım olan sevgili üstat Mira Şeniz Erten’in aile dizilimine temsilci olarak katıldım. (bkz. Aile Dizimi ve Felsefede “Temsil”)
Yüksek lisans tezimi (bkz. Aşk, Akıl ve Aşkınlık: “Anlatılamaz” Aşk ve Anlamın/Duyumun Sınırları) hayatımdaki rolü bir öğretmenin ve danışmanlığın çok ötesindeki sevgili Chyrissi Sidiropolou önderliğinde yazdım. “Bu konuyu çalışabilecek hassasiyet özen ve kırılganlıktasın!” diyerek beni kendi hocası olan İlham Dilman’a yönlendirdi. Türkiye’de maalesef pek bilinmese de dünyaca ünlü bir filozof olan İlham Dilman, Chyrissi’nin söylediğine göre tam bir istanbul beyefendisiymiş. Love: Its Forms, Dimensions and Paradoxes (Sevgi: Biçimleri, Boyutları ve Paradoksları) kitabı ile Platon’un bazı diyaloglarının karşılaştırmalı tezini yazdım. İngilizce’de sense kelimesi, hem vücudun duyumları hem de “this makes sense” kalıplarında olduğu gibi “bu anlamlıdır” yani anlam olarak kullanılır ya da ikisine de refere eder. Bu tezi anlamlı kılabilmemde ve kelime ile anlatılamaz olanı dilim ve klavyem döndüğünce anlatabilmemde şimdilerde eşim olan Ali Emre’nin payı çok büyük. (foto) (bkz. Cinsel Erôs ve Üreme)
Deneyim olmadan bilgi olamaz. Yine Platon’a göre bir şeyi bilmek, onu yapmak, deneyimlemek, uygulamak, yaşamaktır. (bkz. Bilmek ve İdrak arasında Ol’mak)
